KOD ADI: TERSİNLEMEK
Ülkemiz ve yakın coğrafyamız uzun yıllardır farklı toplumsal şizofrenik süreçler yaşadı. Bu süreçlerin başlangıcını; Batılılaşma, modernleşme, Avrupalılaşma kavramlarıyla tanıştığımız 19.yy’ a kadar götürmek mümkündür şüphesiz. Bu süreci çok iyi anlatan “Araba Sevdası” gibi romanların yanı sıra 20.yy içindeki tüm edebiyatımız, ileride bu şizofrenik sürecin tarihi kanıtları sayılacaktır kanımca. “Biz” olmak yetmeyecektir asla artık bize, mutlaka “Avrupalı” gibi, “Amerikalı” gibi, “Batılı” gibi olmamız gerekecektir. Buna direnen odaklar ise gerici, dinci ve aslında oryantalist bir bakışa sıkışacak, bu sıkışma toplumuzda ve bize benzer süreçleri yaşayan toplumlarda gittikçe derinleşen krizlere yol açacak, birbiriden tuhaf hilkat garibesi varoluş biçimlerinin önünü açacaktır.
Doğulu toplumların aslında birey olmayan kişileri normalde entari giyip, saç ve sakallarını uzatıp, oldukça süslü ve renkli kıyafetleriyle ortalıkta salınırken, birden kendilerini batılı, resmi ve koyu renk takım elbiselerin içinde buldular. Saç ve sakallarını kesip bunun “normal” olduğunu kanıksadılar. Atalarının daha cinsiyetsiz çizgilerini terk edip batılı çizgi dışındaki kıyafetleri “normal-dışı” kabul etmeye başladılar. Kadınlar mı? Onla zaten kafes arkasındaydılar. Toplumsal yaşamda mal konumundaydılar. Onlar için de kadınsı çizgilerinden sıyrılmak -Tansu Çiller örneği- ve erkek-kadın olmak yolu ile kadılığını bir fetiş aracı olarak pazara sunmak arasında bir tercih yapmak şansı vardı artık. Üçüncü cinslerin daha bilinçsiz olanları da bu yollar arasında savruldu çoğunlukla. Sorunun kökeni çok eski feodal katmanlardaki kalıntılarda gizliydi belki de.
20. yy’ ın sonu toplumsal disiplinlerde yeni açılımları da beraberinde getirdi. Küçük teoriler olarak adlandırılabilecek bu teoriler, toplumsal sorunları iki kutuplu paradigmalarla açıklamaya çalışan “Büyük Teoriler” in aksine çoklu değişkenler önermeye başladı. Bu teorilerin arasında toplumsal iktidar ve toplumsal cinsiyet ilişkilerini kurcalayan bazıları değişik bakış açıları önermeye başladı bize. Artık bireyin kendi cinsel kimliği ile toplumun ona öğretip zorunlu kıldığı ikincil cinsel kimlik arasında bir fark olduğunu biliyoruz en azından. Bunu bilmek toplumuzdaki cinsel ayrımcılığı, cinsel suçları ve bu konudaki sıkıntıyı hafifletmiyor şüphesiz. Aile içi cinsel tacizin, töre cinayetlerinin, kadına yönelik şiddetin gemi azıya aldığı karanlık bir çağdayız hala.
Ülkemiz, bir taraftan da militarist ve feodal kökenlerine olan sıkı bağını sürdürüyor. Bu kökenler çokuluslu şirketlerin denetimindeki dünya düzeniyle bütünleşmekte hiç de zorluk yaşamıyor. Hani bir zamanlar bir laf vardı “oligarşi” diye. Yapısal olarak polis devleti ve denetim toplumu giderek daha sıkı örgütleniyor. Tuvalette bile kameralarla izleniyoruz polis amcalar tarafından. Bu tüm dünya yüzeyinde yayılmaya çalışılan bir sistem şüphesiz. Yani Türkiye’de böyle de Afrika’nın ücra bir köşesinde farklı mı sanki. Artık tüm yerel alternatifler kocaman bir tek-tipleştirme canavarının pençesinde değil mi?
Mürsel Yaylalı’ nın yazdığı oyun, Afrika tersinlemesiyle içinde bulunduğumuz çağı ve bu çağın sorunlarını tartışmaya açıyor. Bertolt Brecht’in kullandığı tarihi-coğrafi uzaklaştırma yöntemiyle aslında kendi toplumsal sorunlarımıza farklı bir gözle bakmayı öneriyor. Bu sorunların içinde özellikle toplumsal cinsel kimlik sorununa ilişkin sürprizli bir açılım geliştiriyor. Oyunun tarzını belirleyen bir diğer önemli köşe taşı ise Dario Fo tiyatrosu. Bu tarz, aslında bizim halk tiyatrosu kaynaklarımıza ve politik tiyatro tarzımıza bir hayli yakın. Dolayısıyla oyunun sahneye konuluşunda bu tarzın olanaklarından faydalandığımızı söyleyebiliriz. Peter Brook’ un “Kaba Tiyatro” diye adlandırdığı tarza yakın bir çizgi tutturmaya çalıştık ancak, post-yapısalcı dramaturjinin bazı olanaklarından da faydalandık.
Yaklaşık 50 yıllık bir geçmişe sahip AST geleneğinin, kollektif oyun tarzının izlerini sahiplendik. Yeniden yapılanma sürecine giren tiyatromuzun, öncelikle ideolojik ve estetik tercihlerini yeniden değerlendirmek zorundaydık. “Anti-kapitalist”, “anti-küresel” politik bir önermenin estetik karşılığı ne tür sanatsal olasılıklar barındırmaktadır içinde? Bu tercihler günümüz gençliğinin ve emekçi kesimlerinin aydınlık fikirleriyle birlikte harmanlandığında vücut bulacaktır şüphesiz. Devrimci, demokrat ve yurtsever “gençliğimizi” bu üretim sürecine katılmaya davet ediyor, kendini bu anlamda “genç” hisseden bir önceki kuşağın yaratıcılarını, birikimlerini aktarmak için yanımızda mücadele ve dayanışmaya davet ediyoruz.
“Sanat; en kötü kabuslardan, güzelim masallar yaratan bir güneştir”.
Murat ÇİDAMLI